The Brand Map · Temmuz 2025
Rashomon Etkisi ve Doğa: Hakikat Çözülürken, Etik İhtiyaç Artıyor
Kurosawa'nın başyapıtı bir cinayetin değil, hakikatin göreli doğasının hikâyesidir. Çevre krizinde hakikati birlikte inşa etmenin zamanı.
Japon yönetmen Akira Kurosawa'nın 1950 tarihli başyapıtı Rashomon, tek bir olayın (bir cinayetin) farklı karakterler tarafından birbirine zıt biçimlerde anlatılması üzerine kurulu kült bir filmdir.
Film, yalnızca bir suç hikâyesi değil, hakikatin göreli doğasına, bakış açısının ahlaki boyutuna ve öznel çıkarların anlatıyı nasıl dönüştürdüğüne dair güçlü bir alegoridir. Gerçeklik, her tanığın gözünden anlatılır. Olay aynıdır ama anlatı kişiye göre değişir.
İşte bu anlatım biçimi (Rashomon Etkisi), içinde yaşadığımız ekolojik, ekonomik ve etik kriz çağını anlamak için de mükemmel bir metafor.
Bugün çevre krizine dair elimizde sayısız veri, rapor ve gözlem var. Ancak bu veriler, tıpkı Rashomon'daki gibi, farklı aktörlerce (siyasetçiler, bilim insanları, sivil toplum, vs.) bambaşka şekillerde yorumlanıyor. Net gerçekler konusunda bile mutabakat yok.
Hakikat, Rashomon'un ormanında, yaprakların arasından süzülen ışık gibidir. Gerçeklik her zaman bir tür gölgeyle birlikte gelir. Her bakış açısı, biraz örtü, biraz ifşa taşır. Olayı değil, konumunu anlatır. İşte bu nedenle çevre krizine ekonomiyle, teknolojik çözümlerle ya da hukukla yaklaşmak, hakikatin yalnızca bir yüzünü görmektir. Oysa bizim, çok katmanlı bir etik anlayış inşa etmeye ihtiyacımız var.
Doğayla kurulan ilişkinin kökleri
Antik Yunan'dan bu yana insan-doğa ilişkisi üzerine pek çok düşünsel yapı kuruldu.
Platon, Aristoteles ve Stoacılar için doğa, insanla birlikte ahenkli bir bütünün parçasıdır. Kozmos düzenlidir. İnsan bu düzende yerini bulmalı ve doğayla uyumlu yaşamalıdır. Bu düşünce, doğayı yalnızca bir nesne değil, anlam ve değer taşıyan bir varlık olarak görür.
Orta Çağ'da doğa Tanrı'nın yaratımı olarak kutsanır ama artık özne olmaktan çıkar. Descartes'la birlikte bu yaklaşım keskinleşir. İnsan düşünebilen bir özne, doğa ise ruhsuz bir makinedir. Modern bilim, doğayı salt hükmedilecek bir araç olarak görür.
Sanayi Devrimi ise bu düşünsel kopuşu derinleştirir. Doğa, üretimin hammaddesine dönüşür. Alman sosyolog ve siyaset bilimci Max Weber'in sözünü ettiği "dünyanın büyüsünün bozulması", doğanın kutsallığını kaybedip salt işlevsel ve araçsal bir varlığa indirgenmesini anlatır.
Bugün de artık mesele yalnızca ne kadar karbon saldığımız ya da ormanları ne hızla yok ettiğimiz değil. İnsanın doğayla kurduğu çarpık ilişkinin ahlaki ve toplumsal anlamı. İşte, çevre etiği, bu çarpık ilişkinin felsefi zeminini yeniden kurmayı hedefleyen disiplinler arası bir çağrı.
Çevre sorunları teknik değil, sistemseldir!
Ekosentrik yaklaşımlar, doğaya içsel bir değer tanır. Norveçli dağcı ve çevre düşünürü Arne Naess'in "derin ekolojisi", insan merkezli çevre politikalarının yeterli olmadığını savunur. İnsan, doğayla olan ilişkisini hiyerarşik değil, eşitlikçi bir düzlemde kurmalıdır. "Ben kimim?" sorusu, artık "Ben doğanın neresindeyim?" sorusuyla yer değiştirmelidir.
Amerikalı düşünür ve siyaset kuramcısı Murray Bookchin'in toplumsal ekolojisi, doğa üzerindeki keskin hakimiyetin kökeninde toplumsal eşitsizlikleri görür. Doğa üzerindeki egemenlik, sınıfsal yapılarla doğrudan bağlantılıdır. Eko-feminizm ise bu tahakküm biçimlerini cinsiyet üzerinden analiz eder. Doğa, kadınla özdeşleştirilmiş ve birlikte aşağılanmıştır. Bu yaklaşımlar, çevre sorunlarının teknik değil, sistemsel olduğunu gösterir.
İnsan, kendisine dürüst değildir!
Rashomon'un bize hatırlattığı en çarpıcı gerçek, insanın hakikati eğip bükme becerisi değildir. Asıl mesele, insanın önce kendine karşı dürüst olmamasıdır. Tıpkı, çevre ve iklim krizinde yaptığımız gibi.
Petrol şirketleri sürdürülebilirlik raporlarıyla itibarını yeşillendiriyor. Aşırı tüketen birey, geri dönüşüm kutusuna attığı pet şişe ile vicdanını aklıyor. Devletler, kömür santrallerini modern hayatın (en azından şimdilik) zorunluluğu olarak meşrulaştırıyor.
İnsan, doğaya bu denli zarar verirken bile "iyi insan" anlatısının içinde kalmak istiyor. Bu, psikolojik sürdürülebilirliğin ironik bir hali. Oysa yapılması gereken, insanın kendisiyle samimiyetle yüzleşebilmesi ve hipokrasiyi bırakmasıdır.
Antroposen olarak adlandırılan çağda yaşıyoruz. İnsan eliyle yok oluş çağı. Yani, insan etkisinin gezegen üzerinde jeolojik ölçeklerde belirleyici olduğu dönem. Peki, Antroposen yalnızca çevresel bir kriz midir, yoksa aslında bir ahlak krizi mi?
Modern toplumun doğaya karşı geliştirdiği tüketim odaklı zihniyet, sadece ekosistemleri değil, anlam dünyamızı da çoraklaştırıyor. Doğayla kurduğumuz ilişki biçimi, nihayetinde insanın insanla ilişkisini de belirliyor.
Bu nedenle çevre etiği yalnızca bir çevre politikası konusu değil, net bir medeniyet meselesidir.
Yeni bir hakikat arayışı
Rashomon'la başladık. Onunla bitirelim. Kurosawa, filmin sonunda izleyeni kendi yargısıyla yalnız bırakır. Çünkü, hiçbir anlatı tam değildir. Sadece şunu sorar: Peki, şimdi ne yapacağız?
Bugün biz de benzer bir noktadayız. Hakikatin parçalandığı bu çağda, biz ne yapacağız?
Belki de artık hakikati bulmak değil, onu birlikte inşa etmek zamanıdır. Çoklu gerçeklikler içinde ortak bir etik zemin yaratarak… Sadece disiplinler arası değil, farklı yaklaşımlar arası da düşünerek… Yalnızca teknik çözümlerin değil, cesaretle etik ve ahlaki normların peşinden giderek… Ve elbette, her şeyden önce, kendimize karşı dürüst olarak…