Uzun zamandır iklim krizi, yapay zekâ, ekonomi, yalnızlık, sürdürülebilirlik ve verimlilik üzerine yazıyorum. Konular zaman zaman birbirinden oldukça uzak görünüyor. Bir gün iklim müzakerelerini, başka bir gün yapay zekânın toplumsal etkilerini, ardından yalnızlığın ekonomisini ya da hayatımızdaki boşlukların değerini ele alıyorum.
Birbirinden ayrı konular gibi gelebilir. Oysa, hepsinin arkasında, modern toplumun nasıl örgütlendiğine ve insanın bu düzen içindeki yerine ilişkin ortak sorular var.
Bu bağlantıları anlamaya çalışırken sosyolojiye, felsefeye ve ekonomi politiğe sık sık dönüyorum. Çünkü bugün karşılaştığımız sorunların çoğu yeni olsa da onları ortaya çıkaran düşünme biçimlerinin oldukça uzun bir geçmişi var.
İlerlemenin bedeli
Modern toplumun hikâyesi büyük ölçüde ilerleme düşüncesi üzerine kurulu. Bilim doğayı anlamamızı, teknoloji onu dönüştürmemizi, ekonomi daha fazla üretmemizi sağladı. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde hayal bile edilemeyecek imkânlara kavuştuk. Ortalama yaşam süresi uzadı, hastalıklarla mücadelede önemli başarılar elde edildi, bilgiye erişim kolaylaştı.
Bunların değerini küçümsemek mümkün değil. Ancak ilerlemenin nasıl tanımlandığı ve hangi ölçütlerle değerlendirildiği de önemli.
Alman sosyolog Max Weber, modern toplumun gelişimini açıklarken rasyonelleşme kavramına başvurmuştu. Geleneklerin ve kişisel ilişkilerin belirlediği pek çok alan, giderek hesaplanabilir kuralların, uzmanlaşmış kurumların ve bürokratik yapıların yönetimine giriyordu.
Bu dönüşüm büyük bir örgütlenme kapasitesi yarattı. Fakat Weber'in dikkat çektiği başka bir sonuç daha vardı. Araçların giderek daha etkili hâle gelmesi, amaçların kendiliğinden daha anlamlı olmasını sağlamıyordu.
Bugün bu ayrımın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Daha hızlı üretmek, daha fazla tüketmek, daha çok veriyi işlemek, daha yüksek büyüme oranlarına ulaşmak... Bunların hepsi belirli amaçlara ulaşmak için geliştirdiğimiz araçlar. Peki bu araçların hizmet etmesini istediğimiz amaçları ne kadar tartışıyoruz?
Bir ekonominin büyümesiyle bir toplumun iyi yaşaması aynı şey mi? Teknolojik kapasitemizin artması, özgürlüğümüzün de arttığı anlamına mı geliyor? Daha fazla bağlantıya sahip olmak, daha güçlü insan ilişkileri kurmamızı sağlıyor mu?
Bu sorular birbirinden farklı alanlara ait görünse de aynı düşünsel gerilime işaret ediyor: Araçlarla amaçlar arasındaki ilişki.
Doğayla ilişkimizden başlayan soru
İklim Değil, İnsanlık Krizi kitabını yazarken üzerinde durduğum meselelerden biri buydu.
İklim değişikliği fiziksel ve bilimsel bir gerçeklik. Ancak bu gerçekliğin ortaya çıkışını ve onunla mücadelede yaşanan güçlükleri yalnızca doğa bilimleriyle açıklayamıyoruz. Çünkü iklim krizi aynı zamanda üretim biçimlerimizin, tüketim alışkanlıklarımızın, ekonomik kurumlarımızın ve siyasi tercihlerimizin bir sonucu.
Karl Polanyi'nin Büyük Dönüşüm kitabında tartıştığı mesele burada anlam kazanıyor. Polanyi, piyasa toplumunun gelişimini incelerken toprağın, emeğin ve paranın gerçekte satılmak üzere üretilmiş mallar olmamalarına rağmen piyasa düzeninde meta gibi ele alınmalarına dikkat çekiyordu. Toprak yalnızca üretimin girdilerinden biri değildi. Doğanın ve insan yaşamının üzerinde var olduğu zemindi.
Bu ayrım bugün de önemli. Bir ormanın ekonomik değerini hesaplayabiliriz. Kereste üretimini, karbon tutma kapasitesini, turizm gelirini ölçebiliriz. Bunlar karar almak için gerekli bilgiler. Ancak ormanın ekolojik ve toplumsal varlığını yalnızca bu hesaplara indirgediğimizde, hesaba katamadığımız ilişkileri gözden kaçırma riskiyle karşılaşırız.
İklim krizi üzerine düşünürken ilgimi çeken, yalnızca doğaya verdiğimiz zarar değil, doğayla ilişkimizi tanımlama biçimimizdi. Bir süre sonra benzer bir sorunun teknoloji alanında da karşımıza çıktığını fark ettim.
Teknoloji yalnızca bir araç mı?
Yapay Zekâ: Gücün İki Yüzü kitabında bu kez insanın kendi geliştirdiği teknolojiyle ilişkisini anlamaya çalıştım.
Yapay zekâ, bilimsel araştırmalardan sağlık hizmetlerine, eğitimden üretime kadar pek çok alanda önemli imkânlar sunuyor. Fakat teknolojinin ne yapabildiği kadar, nasıl kullanıldığına, kimin kontrolünde olduğuna ve hangi amaçlara hizmet ettiğine de bakmak gerekiyor.
Fransız filozof Jacques Ellul, teknolojiyi yalnızca makinelerden oluşan bir alan olarak görmüyordu. Onun üzerinde durduğu mesele, verimlilik ve en etkili yöntemi bulma arayışının toplumsal hayatın giderek daha fazla alanını düzenleyen bir ilkeye dönüşmesiydi.
Bugün yapay zekâ tartışmalarında bu düşüncenin izlerini görmek mümkün. Bir sistemin karar verme kapasitesini artırabiliyoruz. Ama kararın sorumluluğu kimde kalıyor? Bir algoritma insan davranışlarını tahmin edebiliyor. Peki bu tahminler insanların tercihlerini de şekillendirmeye başladığında ne oluyor? Bilgiye erişimi kolaylaştırıyoruz. Fakat hangi bilginin görünür olacağını belirleyen sistemler üzerindeki güç nasıl dağılıyor?
Burada teknoloji tartışması ister istemez siyasi ve toplumsal bir tartışmaya dönüşüyor. Çünkü teknoloji yalnızca insanların kullandığı araçlardan oluşmuyor. Aynı zamanda insanların birbirleriyle, kurumlarla ve dünyayla kurduğu ilişkileri yeniden düzenliyor.
Üstelik yapay zekânın gelişimi bizi yeniden iklim meselesine götürüyor. Veri merkezlerinin enerji ve su ihtiyacı, kritik mineraller, altyapı yatırımları ve ekonomik güç yoğunlaşması, teknolojik ilerlemenin maddi dünyadan bağımsız olmadığını hatırlatıyor. Böylece doğayla ilişkimiz üzerine başlayan sorular, teknolojiyle ilişkimizde yeniden karşımıza çıkıyor.
Bağlantılar artarken ilişkiler neden zayıflıyor?
Yalnızlık üzerine çalışmaya başladığımda başlangıç noktam biraz farklıydı.
İnsanlık tarihinin en bağlantılı dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Buna rağmen yalnızlık, giderek daha fazla tartışılan toplumsal ve kamusal sağlık meselelerinden biri hâline geldi.
Yalnızlık A.Ş. kitabında bu çelişkinin ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla ilgilendim.
Emile Durkheim, modern toplumlarda iş bölümünün gelişmesinin insanları birbirine daha bağımlı hâle getirdiğini anlatmıştı. Ancak bu karşılıklı bağımlılığın kendiliğinden güçlü bir toplumsal dayanışma yaratmadığını da gösteriyordu. Toplumun bir arada kalabilmesi için yalnızca işlevsel bağlantılara değil, ortak normlara, kurumlara ve aidiyet ilişkilerine de ihtiyaç vardı. Bugün dijital dünyada milyonlarca insanla bağlantı kurabiliyoruz. Fakat bağlantı sayısıyla ilişkinin niteliği arasında doğrudan bir eşitlik yok.
Robert Putnam'ın sosyal sermaye üzerine çalışmaları da bu açıdan düşündürücü. Putnam, insanların birbirine güvenmesini ve ortak hareket etmesini sağlayan toplumsal ilişkilerin önemini vurguluyordu.
Bu çalışmaların bugünkü yalnızlığı bütünüyle açıkladığını söylemek doğru olmaz. Yalnızlığın demografik, ekonomik, kültürel ve kişisel pek çok nedeni var. Yine de önemli bir soruya işaret ediyorlar: İnsanlar arasındaki etkileşimi artıran bir sistem, neden her zaman insanlar arasındaki bağı güçlendirmiyor?
Dahası, zayıflayan toplumsal ilişkilerin yarattığı ihtiyaçlar giderek yeni ekonomik faaliyetlerin konusu oluyor. Arkadaşlık, ilgi, yakınlık, aidiyet ve hatta duygusal destek çeşitli dijital hizmetler aracılığıyla sunulabiliyor.
Burada karşıma yeniden Polanyi'nin tartıştığı sınırlar çıkıyor. İnsan yaşamının hangi alanları piyasa ilişkileriyle düzenlenebilir? Hangi ihtiyaçlar ekonomik hizmetlere dönüştürüldüğünde nitelik değiştirir?
İklim meselesinde doğanın, yapay zekâda bilginin ve karar verme gücünün, yalnızlıkta ise insan ilişkilerinin ekonomik düzenle nasıl iç içe geçtiğini görüyoruz. Farklı alanlar, benzer sorular.
Ölçebildiğimiz şeylerle değer verdiğimiz şeyler
Bu düşünceler beni zamanla verimlilik meselesine götürdü.
Hayatı Yaşanır Kılan, Boşluktur kitabında ilgilendiğim konu, verimliliğin kendisinden çok, onun hayatımızdaki yeriydi.
Verimlilik önemli. Kaynakları daha iyi kullanmamızı, israfı azaltmamızı, daha az emekle daha fazla değer üretmemizi sağlayabiliyor. Ancak bir yöntemin ekonomik açıdan verimli olması, onun her zaman insani ya da toplumsal açıdan en iyi yöntem olduğu anlamına gelmiyor.
Hartmut Rosa'nın modern toplumun hızlanması üzerine çalışmaları burada önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor. Rosa, teknolojik gelişmelerin bize zaman kazandırmasına rağmen toplumsal yaşamın neden sürekli daha hızlı hâle geldiğini sorguluyor. Daha hızlı ulaşım, daha hızlı iletişim ve daha hızlı üretim, kendiliğinden daha fazla serbest zaman yaratmıyor. Çoğu zaman aynı süre içinde daha fazla şey yapma beklentisini beraberinde getiriyor. Böylece hız, bir imkân olmanın ötesinde toplumsal bir zorunluluğa dönüşebiliyor.
Benzer bir durum ölçme konusunda da geçerli. Bir ağacın boyunu, büyüme hızını ve ekonomik değerini ölçebiliriz. Ama gölgesinde geçirilen bir öğleden sonranın değerini aynı yöntemlerle belirleyemeyiz.
Bu, ölçmenin gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca ölçmenin sınırlarını hatırlatıyor. Çünkü hayatımızda önemli olan pek çok şeyin değeri, sayısal olarak ifade edilebilmesinden bağımsız. Dostluk, güven, huzur, aidiyet, düşünmek için ayrılan zaman...
Bunların ekonomik sonuçları olabilir. Fakat değerlerini yalnızca bu sonuçlardan türetmek, ne olduklarını anlamamızı zorlaştırabilir.
Burada yeniden Weber'in araçlarla amaçlar arasındaki ayrımına dönüyorum. Hayatı daha verimli yaşamakla, daha iyi bir hayat yaşamak aynı şey olmayabilir.
Aynı hikâyenin farklı bölümleri
Geriye dönüp baktığımda iklim, yapay zekâ, yalnızlık ve verimlilik üzerine yazdıklarım arasında giderek belirginleşen bir ilişki görüyorum.
Bunları tek bir teoriyle açıklamak istemiyorum. Her meselenin kendine özgü nedenleri, aktörleri ve tarihsel koşulları var. Yine de aralarında ortak bir düşünce çizgisi bulunuyor.
Modern toplum, doğayı dönüştürmekte, üretimi artırmakta, teknolojik kapasite geliştirmekte ve karmaşık sistemleri yönetmekte büyük ilerleme kaydetti. Ancak bu ilerleme, insanın doğayla, toplumla, teknolojiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkileri de değiştirdi.
İklim krizinde ekonomik faaliyetlerin ekolojik sınırlarını tartışıyoruz. Yapay zekâda teknolojik gücün toplumsal ve siyasi sınırlarını. Yalnızlıkta bireyselleşmenin, piyasa ilişkilerinin ve dijital bağlantıların insan ilişkileri üzerindeki etkilerini. Verimlilikte ise ölçmenin, hızın ve sürekli iyileştirme arayışının gündelik hayatımızdaki karşılığını.
Bütün bunların kesiştiği yerde benim için önemli bir soru var: Geliştirdiğimiz sistemler insanın ve toplumun ihtiyaçlarına mı hizmet ediyor, yoksa zamanla insanı kendi işleyişlerine uyum sağlamaya mı zorluyor? Bu sorunun basit bir yanıtı olduğunu düşünmüyorum.
Üstelik modernleşmenin yarattığı sorunları tartışırken sağladığı kazanımları görmezden gelmek de istemiyorum. Bilimden, teknolojiden, ekonomik gelişmeden ya da verimlilikten vazgeçmek gibi bir mesele yok ortada.
Belki daha çok, bunların hangi amaçlara hizmet ettiğini ve sonuçlarının nasıl paylaşıldığını yeniden düşünmek gerekiyor.
Fikirlerin izinde
Akıllı Sürdürülebilirlik'i oluştururken bütün bu konuları bir arada ele alabileceğim bir alan olmasını istedim. İnsan ve Gezegen, Teknoloji ve Güç, Ekonomi ve Toplum, İnsan ve Anlam başlıkları altında farklı meseleleri inceliyorum.
Bu dört tema benim için kesin sınırlarla ayrılmış kategoriler değil. Birbirleriyle sürekli ilişki kuran düşünce alanları.
İklim politikalarını anlamaya çalışırken ekonomi politiğe, yapay zekâyı incelerken felsefeye, yalnızlık üzerine düşünürken sosyolojiye, verimliliği sorgularken yeniden insanın anlam arayışına dönüyorum. Bazen güncel bir araştırma, bazen eski bir kitap, bazen de gündelik hayatta karşılaştığım küçük bir ayrıntı yeni bir sorunun başlangıcı oluyor.
Bu yolculukta düşüncelerimin değişmesi de mümkün. Hatta gerekli. Çünkü yeni bir bilgiyle karşılaştığımızda daha önce doğru kabul ettiğimiz bir şeyi yeniden değerlendirebilmek, düşünmenin önemli bir parçası.
Burada yaptığım şey, bütün bu büyük sorulara yanıt bulduğumu iddia etmek değil. Daha çok, aralarındaki bağlantıları anlamaya çalışmak.
Bir fikrin başka bir fikre nasıl uzandığını, bir alandaki gelişmenin başka bir alanda hangi sonuçları doğurduğunu, bazen de birbirinden tamamen bağımsız görünen meselelerin nasıl ortak bir soruya çıktığını araştırmak.
Belki sürdürülebilirlik de yalnızca kaynakları korumakla, emisyonları azaltmakla veya daha verimli sistemler geliştirmekle ilgili değildir. Birlikte yaşadığımız dünyanın hangi ilişkiler sayesinde ayakta durduğunu anlamakla da ilgilidir. Doğayla, teknolojiyle, toplumla ve kendimizle kurduğumuz ilişkilerle.
Akıllı Sürdürülebilirlik, benim için bu ilişkiler üzerine düşünmeye devam ettiğim bir yer.
Siz de benzer sorularla ilgileniyorsanız akillisurdurulebilirlik.com adresindeki yazılara göz atabilir, yeni yazıları takip edebilirsiniz. Belki farklı yerlerden başladığımız düşünceler, bir noktada kesişir.
Çünkü bazen yeni bir şey öğrenmek kadar, bildiklerimiz arasındaki ilişkiyi yeniden kurmak da ufkumuzu genişletir.



