ABD karbonu ekonominin üzerinden kaldırılması gereken bir yük olarak görüyor. Avrupa ise rekabetin yeni giriş koşuluna dönüştürüyor. Atlantik’in iki yakasında açılan bu makas, iklim politikasından daha fazlasını anlatıyor. Dünya, karbonun fiyatı üzerinden iki ayrı ekonomik düzene ayrılıyor. COP31’de ABD’nin sandalyesi boş kalabilir. Fakat karbonu ucuzlatan politikası masanın tam ortasında olacak.
Atlantik’in iki yakasında, iki gün içinde birbirinin tam karşıtı iki karar alındı. ABD Çevre Koruma Ajansı EPA, Biden döneminde kömür ve doğal gaz santrallerine getirilen sera gazı sınırlamalarını kaldırdı. Kurallar, 2047’ye kadar yaklaşık 1 milyar ton sera gazı emisyonunu önlemeyi hedefliyordu. Trump yönetimine göre ise bunlar enerji üretimini yavaşlatan ve şirketlerin maliyetini artıran gereksiz yüklerdi.
Aynı sırada Avrupa Parlamentosu başka bir yönde ilerliyordu. Milletvekilleri, AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM) yeni ürünlere genişletilmesini ve düzenlemenin belirli koşullarda askıya alınmasını sağlayacak “acil durum freni”nin kaldırılmasını destekledi. Çamaşır makinelerinden otomobil parçalarına kadar karbon yoğun girdiler içeren çok sayıda nihai ürünün kapsama alınması gündemde.
Bir tarafta karbon maliyeti kaldırılıyor. Diğer tarafta sınırdan içeri girmenin koşulu haline geliyor. Bu yalnızca ABD ile Avrupa’nın iklim politikaları arasındaki fark değil. İki ayrı ekonomik modelin giderek belirginleşmesi.
İki farklı rekabet anlayışı
Trump yönetiminin yaklaşımı net. Bunu ilk günden beri açıkça dile getiriyor. “Enerji ne kadar bol ve ucuzsa ekonomi o kadar rekabetçidir. Çevre düzenlemeleri üretimin önünde bir engeldir. Bu nedenle karbonun maliyeti azaltılmalı, fosil yakıtların önü açılmalı ve sanayinin üzerindeki kurallar hafifletilmelidir.”
Avrupa’nın yaklaşımı ise bunun tersi. “Karbon salmadan üretmenin bir maliyeti varsa, bu maliyeti yalnızca Avrupa’daki şirketler ödememelidir. Avrupa pazarına mal satan yabancı üreticiler de ürünlerinin içindeki karbonun bedelini üstlenmelidir.”
ABD rekabet avantajını karbon maliyetinden kaçmakta arıyor. Avrupa ise karbon maliyetini küreselleştirmeye çalışıyor. Biri kuralları kaldırarak sanayisini koruyor. Diğeri kuralları sınırlarına taşıyarak.
Bu nedenle SKDM’yi yalnızca bir iklim düzenlemesi olarak okumak eksik kalıyor. SKDM, Avrupa’nın kendi sanayi politikasını sınırda koruma aracı, karbon fiyatı üzerinden uygulanan yeni bir ticaret filtresi.
Karbon aynı, fiyatı farklı
Atmosfer açısından Amerikan santralinden çıkan karbonla Avrupa’daki santralden çıkan karbon arasında fark yok. Fakat ekonomi açısından artık büyük bir fark var.
ABD’de karbon giderek fiyatı silinmeye çalışılan bir maliyet haline gelirken Avrupa’da ürünün maliyetine, finansmanına ve pazar erişimine eklenen bir kaleme dönüşüyor. Böylece aynı ürün, üretildiği yere ve satıldığı pazara göre iki ayrı ekonomik gerçekliğe tabi oluyor.
ABD’de daha gevşek düzenlemelerle üretilen çelik, makine veya otomobil parçası kısa vadede maliyet avantajı kazanabilir. Fakat Avrupa pazarına girdiğinde üretim sırasında ödenmeyen karbon bedeli sınırda karşısına çıkabilir.
Karbonun maliyeti ortadan kalkmıyor. Yalnızca tahsil edildiği yer değişiyor. Trump yönetimi bu bedeli santralin bilançosundan çıkarıyor. Avrupa ise ithalatçının faturasında yeniden yazıyor.
COP31’in zemini
Bu ayrışma, 9–20 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek COP31’in de üzerinde duracağı zemini değiştiriyor.
Türkiye, COP31’i bir “uygulama COP’u” olarak konumlandırıyor. Yani yeni hedefler açıklamaktan çok, daha önce verilen sözlerin yatırıma, finansmana ve somut projelere dönüştürülmesi hedefleniyor. İklim Uygulama Köprüsü BRIDGE de adını bu iddiadan alıyor: “İklim hedefleriyle finansman arasında bir köprü kurmak.”
COP31’in önünde bir başka zorluk daha var. Ülkelerin birbirinden uzaklaşan ekonomik kuralları arasındaki boşluk da artık yönetilmek zorunda. Bir tarafta dünyanın en büyük ekonomilerinden biri elektrik sektöründeki karbon sınırlamalarını kaldırıyor. Diğer tarafta dünyanın en büyük ticaret bloklarından biri karbon maliyetini giderek daha fazla ürünün içine yerleştiriyor.
Peki, karbonun maliyeti konusunda birbirinden uzaklaşan ekonomik bloklar, aynı iklim hedefine nasıl koşacak? Bir ülkede karbon salımı ucuzlatılırken diğerinde cezalandırılıyorsa, sermaye iklim hedeflerine göre değil, düzenlemeler arasındaki fiyat farkına göre hareket eder. Böylece ortaya karbon kaçağından daha büyük bir sorun çıkar. İklim politikasının coğrafi arbitrajı.
Şirketler karbonu azaltmak yerine, karbonun daha az maliyetli olduğu coğrafyaya taşıyabilir. Emisyon bilançodan çıkar ama atmosferden çıkmaz.
Antalya, yalnızca finansman açığını kapatmayı değil, birbirine ters yönde ilerleyen karbon rejimleri arasında asgari bir yön birliği kurmayı da başarabilecek mi?
Türkiye hangi tarafta?
Bu ayrışma Türkiye açısından teorik bir tartışma değil. SKDM genişledikçe mesele yalnızca çelik, alüminyum, çimento veya gübre üreticilerinin meselesi olmaktan çıkacak. Bu girdileri kullanan makine, beyaz eşya, otomotiv ve imalat sanayisinin tamamına doğru ilerleyecek. Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı, bu yolda ilerleyen Avrupa Birliği.
Bu nedenle Türkiye için iklim dönüşümü bir çevre tercihi değil, sanayi politikasının ve ihracat stratejisinin parçası. COP31 Başkanlığı’nın iklimi ekonomik rekabet meselesi olarak tarif etmesi bu açıdan önemli. Çünkü Türkiye’nin iklim politikasındaki başarısı, yalnızca emisyon hedefleriyle değil, sanayisini yeni ticaret düzenine ne kadar hazırladığıyla ölçülecek.
Yeni jeopolitik sınır
Dünya bir zamanlar gümrük tarifeleri, sermaye hareketleri ve enerji kaynakları üzerinden ekonomik bloklara ayrılıyordu. Şimdi bunlara karbon rejimleri de ekleniyor.
Bir blok karbonu kuralsızlaştırarak büyümeye çalışıyor. Diğeri karbonu ölçerek, fiyatlayarak ve sınırda tahsil ederek kendi ekonomik alanını kuruyor.
Elbette Avrupa’nın çizgisi de kusursuz değil. Sanayiyi koruma kaygısıyla iklim hedefleri arasında sürekli pazarlık yapılıyor. Ücretsiz emisyon tahsisatları, maliyet artışlarına karşı destekler ve kapsam tartışmaları bunun göstergesi. Ancak yön değişmiyor. Karbon, Avrupa pazarına girişin giderek daha belirleyici bir koşulu oluyor.
Bu nedenle Atlantik’in iki yakasında açılan makas yalnızca iklim politikalarının ayrışması değil. Ekonomik rekabetin iki farklı tanımının ortaya çıkması.
ABD, “Daha az kural, daha ucuz enerji” diyor. Avrupa, “Daha az karbon, daha korunaklı sanayi” diyor. Antalya ise bu iki yaklaşımın arasında “uygulama” sözü veriyor.
ABD ve Avrupa'nın karbon maliyetine dair taban tabana zıt politikaları, küresel iklim yönetişiminde tarafların ekonomik modellerinin koptuğunu gösteren bir ayrışma tezi örneği sunmaktadır. Bu durum, iklim hedeflerinin coğrafi arbitraj ve düzenleme farkları nedeniyle ortak bir zeminden uzaklaşarak iki ayrı ekonomik düzene evrildiğini kanıtlıyor. Bu örüntü, Ayrışma Tezi kavramıyla doğrudan örtüşür.



