Piyasa yalnızca rakamlarla değil, anlatılarla da çalışır. Nobel ödüllü iktisatçı Robert Shiller buna “anlatı ekonomisi” diyor. Ekonomik kararlar, sadece soğuk hesaplarla değil, toplumda yayılan ve birbirini besleyen hikâyelerle şekillenir. Bir hikâye yeterince kişiye ulaştığında beklenti yaratır; beklenti davranışı, davranış da ekonomik gerçekliği değiştirir. Çünkü piyasa bugünü değil, insanların yarın neye inanacağını fiyatlar.
Buraya kadar tamam ama bir durum daha var. Anlatılar boşlukta doğmaz. Arkalarında çıkarlar, güç ilişkileri ve değişen ekonomik koşullar vardır. Bugün iklim anlatısının değiştiğini söylerken, bu değişimin yalnızca iletişim tercihlerinden değil, değişen çıkar haritasından kaynaklandığını da görmek gerekiyor.
Vicdan yetmezse
Ozon tabakası krizini hatırlayın. Kloroflorokarbonların, yani CFC’lerin ozon tabakasını incelttiği ve insan sağlığını tehdit ettiği ortaya çıkınca ülkeler 1987’de Montreal Protokolü’nü imzaladı. Anlatı insan ve gezegen sağlığı üzerine kuruluydu. Doğruydu da.
Fakat protokolün başarısını yalnızca ortak akıl ve vicdanla açıklamak eksik kalır. Bilimsel kanıtların güçlenmesi, bağlayıcı bir takvimin kurulması, gelişmekte olan ülkelere finansman sağlanması ve alternatif teknolojilerin giderek uygulanabilir hale gelmesi aynı anda gerçekleşti. CFC üreten büyük kimya şirketleri başlangıçta düzenlemeye direndi; alternatiflere yatırım yaptıkça yeni pazarın içinde çıkar görmeye başladılar.
Yani alternatifler yalnızca protokolü mümkün kılmadı, protokol de alternatifler için pazar yarattı. Kural çıkarı, çıkar da kuralı güçlendirdi. Montreal’in başarısı tam olarak bu karşılıklı ilişkinin ürünüydü.
Benzer bir ilişkiyi on dokuzuncu yüzyıl Londra’sında da görüyoruz.
Kolera, 1830’lardan itibaren on binlerce Londralıyı öldürdü. Ölümler özellikle temiz suya ve kanalizasyona erişemeyen yoksul mahallelerde yoğunlaşıyordu. Sorun biliniyor, kanalizasyon planı da 1856’dan beri masada duruyordu. Eksik olan teknik çözüm değil, siyasi ve mali iradeydi.
1858’in sıcak yazında Thames’ten yükselen ve tarihe “Büyük Koku” olarak geçen kötü koku Parlamento’yu çalışamaz hale getirince bu irade birden ortaya çıktı. Yıllardır maliyet nedeniyle bekletilen proje hızla finanse edildi.
Kanalizasyon, insan sağlığını koruyan modern şehir altyapısı olarak sunuldu. Bu anlatı yanlış değildi ama eksikti. Sistemi hızlandıran, yoksulların yıllardır yaşadığı felaket değil, felaketin sonunda iktidarın burnuna kadar ulaşmasıydı.
İklimin yeni hikâyesi
Bugün iklim anlatısı da benzer bir dönüşüm geçiriyor. Uzun süre çevreyi ve gezegeni koruma ekseninde kurulan iklim meselesi, artık ekonomik büyüme, rekabet, enerji güvenliği ve risk yönetimi üzerinden anlatılıyor.
Zaten en başından beri olması gerektiği gibi. Çünkü iklim krizi yalnızca çevresel değil; üretimi, ticareti, finansmanı ve servet dağılımını değiştiren ekonomik bir mesele.
Peki bu dil neden şimdi güçleniyor? Çünkü çıkar haritası değişiyor. Çıkar anlatıyı doğuruyor, anlatı sermayeyi koordine ediyor, sermaye ölçeği büyütüyor, ölçek de maliyeti düşürüyor. Düşen maliyet yeni çıkarlar, yeni çıkarlar da yeni anlatılar yaratıyor.
Güneş enerjisinin son yirmi yılı bu döngünün ders kitabı gibi. Almanya’nın enerji dönüşümü politikalarıyla desteklediği talep, Çin’de muazzam bir üretim ölçeğinin oluşmasına katkı sağladı. Ölçek büyüdü, teknoloji ilerledi, maliyetler düştü. Böylece güneş enerjisi ahlaki bir tercihten ticari bir fırsata dönüştü.
Piyasanın iklim dönüşümündeki çıkarıyla ilgili olarak dürüst bir envanter çıkaralım.
1- Yeni ekonomik fırsatlar
Sermayenin temel açlığı getiridir, getiri ise büyüyen yerdedir. Olgunlaşmış ekonomilerde böylesine geniş bir yatırım cephesi nadiren açılır. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre 2026’da küresel enerji yatırımlarının 3,4 trilyon dolara ulaşması, bunun 2,2 trilyon dolarının temiz enerji teknolojileri ve altyapısına gitmesi bekleniyor. Elektrik üretimi ve altyapısına yapılacak yatırımlar tek başına 1,6 trilyon dolara yaklaşıyor.
Şebekeler, bataryalar, depolama sistemleri, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji tesisleri… Bu, bir kuşakta bir kez görülebilecek ölçekte bir altyapı inşası. Piyasanın burada “gezegeni kurtarmak” gibi bir amacı yok. Yeni bir ekonomik kıta keşfetmiş gibi davranıyor.
2- Maliyet ve güvenlik
Dünyanın büyük bölümünde yeni kurulacak elektrik üretim kapasitesi açısından güneş ve rüzgâr artık en düşük maliyetli seçenekler arasında. Üstelik yakıtları ithal edilmiyor, ambargoya uğramıyor, tankerlerle boğazlardan geçmiyor.
Enerji piyasalarının jeopolitik çatışmalarla sarsıldığı bir dönemde “yerli elektron” ekonomik olduğu kadar stratejik bir güvenceye dönüşüyor.
Çin’in temiz enerji alanındaki agresifliği de yalnızca iklim hassasiyetiyle açıklanamaz. Çin bir yandan petrol ve gaz ithalatına bağımlılığını azaltmak, diğer yandan güneş paneli, batarya ve elektrikli araç gibi yüzyılın sanayi teknolojilerinde küresel tedarikçi olmak istiyor. İklim hedefi ile sanayi çıkarı aynı noktada buluştuğunda dönüşüm hızlanıyor.
3- Bilançoyu korumak
İklim riski artık uzak bir gelecek senaryosu değil, bugünün muhasebe kalemi. Doğal afetlerin sigorta sektörüne çıkardığı fatura 2025’te 107 milyar dolara ulaştı. Böylece sigortalı afet kayıpları üst üste altıncı yıl 100 milyar dolar sınırını geçti. Sigortacı, bankacı ve varlık yöneticisi açısından iklim riskini doğru hesaplamak artık bir erdem değil, bilanço koruma meselesi. Yanlış fiyatlayan, faturayı ödeyen taraf oluyor.
4- Hesaplanabilirlik
Sermayenin maliyetten daha fazla korktuğu bir şey varsa o da belirsizliktir.
Yirmi beş yıllık santral yatırımı yapan bir şirket, yalnızca bugünkü karbon fiyatını değil, önümüzdeki yılların kurallarını da bilmek ister. Bu nedenle bazı büyük şirketlerin karbon fiyatlaması talep etmesi paradoks değildir. Kural maliyet yaratabilir; fakat hesaplanabilir. Belirsizlik ise fiyatlanamaz.
Piyasanın dönüşümdeki en derin çıkarı bu. İstikrarlı bir geçiş patikası, öngörülemeyen bir kriz patikasından daha yönetilebilir ve çoğu zaman daha ucuzdur.
Gölgede kalan yerler
Bu envanter umut verici görünebilir. Ancak piyasanın çıkarları tek yönlü değildir.
Fosil varlıkların sahipleri, yatırdıkları sermayenin değersizleşmesini sessizce seyretmeyecek kadar rasyonel. 2026’da fosil yakıt arzına yapılacak toplam yatırımın hâlâ 1 trilyon doları aşması; bunun yaklaşık 546 milyar dolarının petrol ve gazın üretim tarafına gitmesi bekleniyor. Üç aylık bilanço takvimiyle yaşayan sermayenin ufku, otuz yıllık dönüşümün ufkuyla her zaman örtüşmüyor.
Daha önemlisi, piyasanın pusulası ihtiyacın en büyük olduğu yeri göstermiyor. Afrika dünyanın en güçlü güneş kaynaklarının yaklaşık yüzde 60’ına sahipken küresel enerji yatırımlarından ancak yüzde 3 dolayında pay alıyor.
Çünkü orada çözülmesi gereken sorun büyük, sermayenin beklediği getiri ise yeterince güvenli değil. Yoksulun uyum ihtiyacının ödeme gücü yüksek bir müşterisi yok. Ormanın korunmasının, gerçekleşmemiş bir afetin ve kaybedilmemiş bir hayatın piyasada kendiliğinden oluşan fiyatı yok. Piyasa, çıkar görmediği yere gitmez. İhtiyaç ile getiri aynı şey değildir.
Çıkar yoksa siyasetin işi başlar
Şimdi baştaki soruya dönebiliriz: Piyasanın iklim dönüşümünde çıkarı var mı?
Piyasanın “iklimde” doğrudan bir çıkarı yok. Büyümede, ucuz enerjide, enerji güvenliğinde, risk yönetiminde ve hesaplanabilirlikte çıkarı var. Bu çıkarlar iklimin ihtiyaçlarıyla örtüştüğünde dönüşüm şaşırtıcı bir hızla ilerliyor: Güneş, rüzgâr, bataryalar…
Örtüşmediğinde ise en güçlü anlatılar bile sermayeyi harekete geçirmeye yetmiyor. Afrika’nın şebekeleri, yoksul ülkelerin uyumu, ormanların ve biyolojik çeşitliliğin korunması…
Siyasetin gerçek işi tam burada başlıyor. Kamusal ihtiyaç ile özel çıkar arasındaki mesafeyi kapatmak. Karbon fiyatları, sınırda karbon düzenlemeleri, alım garantileri, standartlar ve kamu yatırımları bunun araçlarıdır. Henüz bulunmayan bir çıkarı, yarının kuralını bugünden inandırıcı hale getirerek yaratırlar.
Anlatının işi de piyasayı iyi olmaya ikna etmek değildir. O kuralların geleceğine dair güvenilir bir beklenti oluşturmaktır. Çünkü sermaye yalnızca hikâyeye değil, hikâyenin gerçekleşme ihtimaline yatırım yapar.
Anlatı ile çıkar arasındaki ilişki bir hiyerarşi değil, bir döngüdür. İletişimcinin bu döngüdeki görevi de yalnızca vicdanlara seslenmek değil, geleceğe ilişkin beklentileri inşa etmektir.
İklimi anlatmaktan vazgeçmeyelim. Ama kime, ne anlattığımızı bilelim. Vicdan insanları harekete geçirir. Sermayeyi harekete geçiren ise inandırıcı bir gelecek kuralıdır.
Birincisini yapıp ikincisini ihmal eden her iklim anlatısı, otuz yıldır olduğu gibi, alkışlanır ve sonra da tozlanması için rafa kaldırılır.



