Bir doktor muayenehanesinde en ağır cümle, bazen en sakin söylenendir. Doktor sonuçlara bakar, kısa bir duraksamanın ardından hastalığın adını koyar.

Teşhis belirsizliği azaltır. Ama zor soruları da beraberinde getirir: Tedavi ne olacak? Ne kadar sürecek? Ve bedelini kim ödeyecek?

Teşhis yeni değil, göstergeler güncel

14 Ekim’de hakemli bilim dergisi BioScience’ta yayımlanan 2026 İklimin Durumu raporu, gezegen için benzer bir dil kullanıyor. Yazarlar, anlattıklarının artık yalnızca geleceğe ilişkin bir uyarı değil, bugünün teşhisi olduğunu söylüyor.

Raporda karşılaştırılan dönemlerde küresel ısınma hızı, on yılda yaklaşık 0,05 dereceden 0,19 dereceye, ardından 0,36 dereceye yükseliyor. Bunlar sırasıyla 1880–1970, 1970–2010 ve 2010–2024 dönemlerinin ortalama eğilimleri. Son dönemdeki hız, ilk dönemin yaklaşık yedi katı. Bu karşılaştırma geleceğin değişmez hızını söylemiyor; yaşanan değişimin boyutunu gösteriyor.

İzlenen 16 iklim göstergesinin yedisi de kendi kayıtlarında rekor uç değerlere ulaşmış durumda. BioScience, 2026 İklimin Durumu raporu

Ancak teşhis yeni değil.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2023 tarihli Altıncı Değerlendirme Raporu, insan faaliyetlerinin, başta sera gazı salımları yoluyla, küresel ısınmaya tartışmasız biçimde neden olduğunu ortaya koyuyor. İklim değişikliğine tarihsel katkısı en az olan kırılgan toplulukların orantısız biçimde etkilendiğini de vurguluyor. Bilim, tehlikenin yanında yükün eşitsiz dağıldığını da gösteriyor.

BioScience’taki yeni rapor, bu birikime güncel göstergeler ekliyor. Hastalığın adı yıllardır biliniyor; sadece seyri yeniden ölçülüyor.

Bilmek neden harekete geçmeye yetmiyor?

Bu soruya verilen yaygın cevaplardan biri, insanların sürekli tekrarlanan uyarılara alışması. Sokağınızda her gece çalan bir araba alarmını düşünün. İlkinde pencereye koşarsınız. Bir süre sonra ses, gündelik hayatın arka planına karışabilir.

İklim iletişiminde de böyle bir yorgunluk ihtimalini düşünmek mümkün. Fakat bu benzetmeyi bilimsel bir yasa gibi kullanamayız. Araştırmalar, korku içeren mesajların tutum ve davranışları etkileyebildiğini; insanlara ne yapabilecekleri ve yapacaklarının neden işe yarayacağı anlatıldığında etkinin güçlendiğini gösteriyor. Üstelik hareketsizliği yalnızca iletişimle açıklamak da yetersiz. Bilginin eyleme dönüşmesi ekonomik imkânlara, altyapıya, kurumlara ve siyasi kararlara bağlı.

Doktor benzetmesinin önemli tarafı burada. Teşhis hastalığı tanımlar. Tedavinin maliyetinin hasta, sigorta ve kamu arasında nasıl paylaşılacağını ise tek başına belirlemez. İklim siyasetinin düğümlerinden biri tam olarak bu.

Ortak tehlike, eşitsiz sorumluluk

Kim emisyonlarını ne kadar hızlı azaltacak? Dönüşüm için gereken yatırımı kim finanse edecek? Sel, kuraklık ve aşırı sıcaklardan korunmanın bedelini kim üstlenecek? Önlenemeyen kayıplar nasıl karşılanacak?

Bir apartman toplantısı düşünün. Çatı akıyor. Tamir gerektiğini kabul etmek, masrafın nasıl bölüşüleceğinde anlaşmaya yetmiyor. En üst kattaki daire hemen müdahale istiyor. Giriş katındaki komşu aynı aciliyeti hissetmiyor. Bazılarının ödeme gücü var, bazılarının yok.

İklim müzakereleri bu benzetmeden daha karmaşık. Ama ortak sorun açık. Ortak bir tehlike, eşit sorumluluk ve eşit imkân anlamına gelmiyor.

Bu nedenle “Herkes elini cebine atsın” çağrısı tek başına yeterli bir paylaşım ilkesi değil. Geçmişteki salımların, bugünkü ödeme gücünün ve iklim etkilerine karşı kırılganlığın hesaba nasıl katılacağı konusunda siyasi karar gerekiyor.

Bilimin takvimi de pazarlık konusu

Bu hafta gündeme gelen bir başka tartışma, bilim ile siyaset arasındaki ilişkinin ne kadar somut olduğunu gösteriyor.

IPCC’nin tamamlanmış en güncel kapsamlı değerlendirmesi hâlâ 2023 tarihli AR6 Sentez Raporu. Yedinci değerlendirme döngüsündeki çalışmalar ise sürüyor. Bazı petrol üreticisi ülkeler ile büyük gelişmekte olan ülkeler, hazırlanmakta olan yeni değerlendirmenin yayın takviminin ötelenmesini istiyor. İklim etkilerine karşı kırılgan ülkeler ise gecikmenin müzakereleri güncel bilimsel değerlendirmeden mahrum bırakmasından kaygı duyuyor. Bu, kesinleşmiş bir erteleme kararı değil ama hala süren bir anlaşmazlık.

 Bilimsel bilginin hazırlanma ve yayımlanma takvimi bile ülkelerin çıkarları, temsil talepleri ve müzakere öncelikleriyle kesişiyor. Bilgi üretmek ile o bilgiye dayanarak ortak karar almak, birbirinden farklı süreçler.

Paranın miktarı kadar, nasıl ulaşacağı da önemli

Finansman tartışması da sıfırdan başlamıyor. COP29’da, gelişmiş ülkelerin öncülüğünde, gelişmekte olan ülkelerdeki iklim eylemi için finansmanın 2035’e kadar yılda en az 300 milyar dolara çıkarılması hedefi kabul edildi. Ayrıca tüm aktörlerin katkısıyla kamu ve özel kaynaklardan sağlanacak finansmanın aynı tarihe kadar yılda en az 1,3 trilyon dolara yükseltilmesi çağrısı yapıldı. Bunlar gerçekleşmiş ödemeler değil, ulaşılması gereken hedefler.

Dolayısıyla faturanın üzerindeki rakam kadar, ödemenin şartları da önemli. Kaynak ne zaman gelecek? Hibe mi, kredi mi olacak? En kırılgan ülkelere ve topluluklara nasıl ulaşacak? Verilen sözlerin yerine getirildiği nasıl izlenecek?

IPCC’nin finansman değerlendirmesi bu noktada dikkat çekici. Küresel finans sisteminde iklim yatırımlarındaki açığı kapatabilecek büyüklükte sermaye ve likidite bulunuyor. Ancak bu kaynakların iklim eylemine yönlendirilmesinin önünde engeller var. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kırılganlıkları ve borçluluğu da bunların arasında.

Fatura anlaşmayı beklemiyor

Muayenehaneye dönelim. Hasta teşhisi duyduktan sonra iki soru soruyor: “Peki ne yapacağız? Ve bunu kim ödeyecek?”

Bilim, ilk sorunun seçeneklerini ve gecikmenin sonuçlarını aydınlatıyor. İkinci soru için de maliyetleri, ihtiyaçları ve eşitsizlikleri ortaya koyuyor. Ancak yükün ülkeler, şirketler ve toplum kesimleri arasında nasıl paylaşılacağı siyasi karar gerektiriyor.

Antalya’nın “Uygulama COP’u” iddiası bu açıdan önemli. Çünkü fatura, masada anlaşma sağlanmasını beklemiyor. Şimdiden ödeniyor. Artık somut uygulama gerekiyor.