Sürdürülebilirlik Eleştirisi

Sürdürülebilirlik nedir? Bir eleştiri!

29 May 2026·5 dk
Sürdürülebilirlik nedir? Bir eleştiri!

Sürdürülebilirlik, son yirmi yılda hemen her şirketin raporunda, hemen her devlet politikasında, hemen her marka manifestosunda yer alan bir kelime oldu. O kadar çok yerde duyduk ki anlamı silindi. Bir kelime her şeyi anlatmaya başladığında, çoğunlukla hiçbir şeyi anlatmıyor demektir.

Bu yazı bir tanım yazısı değil. Daha doğrusu sadece tanım yazısı değil. "Sürdürülebilirlik nedir?" sorusunu ciddiye almak için kavramın nereden geldiğini, neye dönüştüğünü ve bugün neyi gizlediğini birlikte sormak gerekiyor.

Kelimenin kısa tarihi

Sürdürülebilirlik (sustainability) yeni bir kavram değil. 1713 yılında, Saksonya'da, bir maden idarecisi ormanların tükenmesinden korkuyordu. Adı Hans Carl von Carlowitz'di. Freiberg gümüş madenlerinin baş yöneticisiydi. Sorun teknikti, ahlaki değildi. Madenler sürekli odun istiyordu. Galerileri tahkim etmek için, cevheri eritmek için, işçileri ısıtmak için. Ağaçlar madenlerin yutabileceğinden daha hızlı kesiliyordu. Carlowitz hesabı gördü. Bu hızla giderse maden duracaktı.

Çözümü bir kitaba yazdı: Sylvicultura oeconomica. İçinde bir kavram icat etti: Nachhaltende Nutzung, (sürdürülebilir kullanım). İlke basitti. Bir yılda yeniden büyüyenden fazlasını kesme. Ağacı, ormanı kendisi için değil, madenin sonsuza dek dönmesi için koru.

Sürdürülebilirlik kelimesi buradan doğdu. Doğanın korunması fikrinden değil. Bir çıkarım rejiminin kesintisiz işlemesi kaygısından. İlk gününden beri "sürdürülebilirlik" bir muhasebe terimiydi. Musluk kurumayana kadar suyu korumak!

Kavramın İkinci doğumu 1987'deydi. Birleşmiş Milletler'in Brundtland Komisyonu Our Common Future raporunu yayımladı ve kelimeyi küresel diplomasinin diline soktu. Tanım hâlâ ezberlenir: "Bugünün ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılamak."

Tanım, ilk bakışta makul. İkinci bakışta üç soruyu cevapsız bırakıyor:

  • Kimin ihtiyaçları? Bangladeş'teki bir çiftçinin mi, Manhattan'daki bir bankacının mı?

  • Hangi gelecek nesil? 50 yıl sonrasını mı, 500 yıl sonrasını mı düşünüyoruz?

  • Hangi "kalkınma"? GSYİH büyümesini sürdürmek mi, refahı yeniden tanımlamak mı?

Bu üç boşluk, kavramın sonraki otuz yılda neden bu kadar farklı yönlere çekilebildiğini açıklıyor. Tanım bir hedef değil, bir uzlaşma metni idi. Ve uzlaşma metinleri, herkesin kendi okumasını yapabildiği için yaşar. Hem sınırsız büyüyeceğiz hem sınırları aşmayacağız. Kavram, çözemediği bir çelişkiyi çözmüş gibi yaparak hayatta kaldı.

Sürdürülebilirliğin üç gizli sözleşmesi

Bugün "sürdürülebilirlik" dediğimizde, çoğunlukla üç örtük varsayım üzerinden konuşuyoruz. Hiçbiri açıkça söylenmez ama hepsi de söylenmediği için işler.

1. Büyüme dokunulmazdır

Sürdürülebilirlik raporlarının neredeyse tamamı, ekonomik büyümeyi sabit bir veri olarak alır ve sorar: "Bu büyümeyi daha az karbonla nasıl yaparız?" Sorgulanmayan şey, büyümenin kendisidir. Oysa sonlu bir gezegende sonsuz büyüme matematiksel bir imkânsızlıktır. Bunu söylemek, son yirmi yılda ana akım sürdürülebilirlik söyleminin dışına çıkmak anlamına geldi.

2. Teknoloji bizi kurtaracak

Karbon yakalama, yeşil hidrojen, füzyon, "akıllı" şebekeler… Çözüm her zaman gelecek teknolojide. Bu sayede bugün davranış değiştirmek zorunda kalmıyoruz. Teknoloji bahanesi, ertelemenin en sofistike biçimi haline geldi. Üstelik beyin zaten geleceği sistematik olarak küçümsediği için, "ileride çözeriz" cümlesi biyolojik olarak çok ikna edici geliyor.

3. Tüketici sorumludur

Sürdürülebilirliğin en sinsi işi bir tanım değil, bir özne üretmekte. Sorumlu bireydir. Tercihleriyle dünyayı kurtarabilecek olan tüketici. Bu öznenin nereden geldiğini biliyoruz, çünkü doğum belgesi var.

2004'te British Petroleum, halkla ilişkiler firması Ogilvy & Mather'a "Beyond Petroleum" yeniden markalaşmasının bir parçası olarak bir araç hazırlattı. Kişisel karbon ayak izi hesaplayıcısı. O güne kadar "karbon ayak izi" ifadesi Google aramalarında neredeyse sıfırdı. BP onu popülerleştirdi. Sadece ilk yılında, 2004'te, yaklaşık 278 bin kişi web sitesinde kendi ayak izini hesapladı. Ogilvy kampanyayla 2007'de reklamcılığın Oscar'ı sayılan altın Effie ödülünü aldı.

Hamlenin dehası inkârda değil, yer değiştirmedeydi. Bir petrol devi, iklim krizinin failini yeniden tanımladı. Artık fail, dünyanın emisyonlarının büyük kısmından sorumlu bir avuç dev şirket değildi. Fail artık işe arabayla giden, file plastik poşet koyan, uçağa binen bireydi. Suç, sistemden bireye taşındı. Bir kişinin asla kapatamayacağı bir borç, milyonlarca kişinin omzuna bölüştürüldü.

Bunun adı benim sözlüğümde epistemik silahlanma. Bilginin, kimin sorumlu olduğunu gizlemek için silah olarak kullanılması. Ve sonuç, bir tür askıda olan özne yarattı. Krizi kabul eden ama eyleme geçemeyen, suçluluğu içine sindirmiş ama hiçbir kaldıracı olmayan birey. Bu özne sürekli çabalar, hiçbir zaman yetişemez. Ve tam da bu yetişememe onu uysal kılar. Yorgun bir vicdan, isyan etmez. Geri dönüşüm yapar.

"Akıllı sürdürülebilirlik" neyi farklı yapmalı?

Bu sitenin adı bir iddia. Sürdürülebilirliği "akıllı" yapan şey teknolojik bir araç değil — entelektüel bir dürüstlük. Üç şeyi reddetmek demek:

  1. Yeşil aklama'yı (greenwashing): "Karbonu nötrledik" diyen ama operasyonel emisyonlarını artıran şirketleri ciddiye almamak.

  2. Kişisel kurtuluş hikâyesini: Metal pipetle gezegen kurtarılmıyor. Yapısal değişiklik gerekiyor.

  3. Erteleme teknolojisi tuzağını: "2050 net sıfır" hedefi, 2025'te hiçbir şey yapmamayı meşrulaştıramaz.

Pozitif tarafında ise üç soru var:

  • Hangi büyüme biçimleri gezegen sınırları içinde mümkün?

  • Hangi refah ölçütleri GSYİH'den daha iyi?

  • Hangi kurumsal mimariler kısa vadeli kâr ile uzun vadeli yaşam arasında köprü kurabilir?

Sürdürülebilirlik bir hedef değil, bir disiplin.

Belki en büyük yanlış anlama şu: Sürdürülebilirliği bir hedef sanmak. Sanki ulaşılabilecek bir nokta varmış, oraya varınca "tamam, sürdürülebilir olduk" diyebilecekmişiz gibi.

Sürdürülebilirlik bir hedef değil, sürekli bir disiplin. Her kararda, her tasarımda, her satın almada şu soruyu yılmadan yeniden ve yeniden sormak: "Bu seçim, gelecek nesillere ne miras bırakıyor?" Cevap çoğu zaman rahatsız edici olacak. Eğer cevap rahatsız etmiyorsa, doğru soruyu sormamışız demektir.

Bu sitedeki yazılar tam olarak bu rahatsızlığı taşımaya çalışıyor. Yapay zekânın iklim üzerindeki etkisi, sera gazlarının fiziği, insanın geleceği... Hepsi aynı sorunun farklı yüzleri: Sonlu bir gezegende, sonsuz iştahla ne yapacağız?

Dayanıklılık (resilience) son yıllarda sürdürülebilirliğin yerini almaya aday gösterildi. Ama bu daha da tehlikeli. Dayanıklılık söylemi, krizi veri kabul eder ve sana ona dayanmayı öğretir. Sistemi sorgulamaz, seni sisteme uydurur. Kimin dayanıklı olması gerektiğini de sınıf belirler: zenginin sigortası vardır, yoksulun "dayanıklı" olması beklenir. Buna dayanıklılık fetişizmi diyorum. Bir sınıf ideolojisinin erdem kılığına girmesi. Rejenerasyon, döngüsellik, regeneratif gibi yeni kelimeler de aynı riski taşıyor. Eski mekanizmaya yeni paketleme!

Çünkü sorun hiçbir zaman kelime değil. Sorun, herhangi bir iyi kelimenin, onu ölçüye, ölçünün rapora, raporun pazarlamaya dönüştüren bir aygıta girdiğinde başına gelen şey. Washing ekonomisi yeni kelimeyi de yıkar. Onu da bir hizmet kalemine çevirir. Sürdürülebilirlik kavramını emen makine, "rejenerasyon"u da emer.

Sürdürülebilirlik, yanlış cevap değil. Yanlış soru. Bir şeyin sürdürülebilir olup olmadığını sormak, o şeyin sürdürülmeye değer olduğunu çoktan varsayar. Asıl soru hep o varsayımın içine gömülü kaldı ve hiç açılmadı. Bu 'düzeni' kim, ne zaman, kimleri dışarda bırakarak sürdürülmeye değer ilan etti.

Paylaş

İlgili yazılar